Dünyanın dört bir yanında yapay zekanın iş gücüne etkileri üzerine tartışmalar sürerken, Ankara’da sabah saat 07:30’da Kızılay metro istasyonundaki yürüyen merdivenlerde bekleyen biri için esas tehdit, o meşhur “EGO Cepte” uygulamasının sunduğu 4 dakikalık gecikme.
Ankara, birçok katmanın içinde saklı gerçekleri barındıran, mantığın sona erdiği noktada bürokrasinin devreye girdiği bir merkez.
Şehirde otobüs beklemek, yalnızca ulaşım seçeneği değil, aynı zamanda bir sabır denemesidir. O dev körüklü otobüse 150 kişinin sığması, adeta “Ankara fiziği”ni yeniden kurgulayan bir olgudur. Şoförün “Arkaya doğru ilerleyelim beyler!” çağrısı, toplumsal bir dayanışma mesajı taşır.
İçerideki herkes eşittir; genel müdür de, uzun yıllar yoksulluk çekmiş bir emekçi de. Çünkü Ankara’nın soğuk kış rüzgârı, şoförün merhametine, vatan ise otobüsteki sabırlı kalabalığın dayanışmasına bağlıdır.
Günümüz Ankara’sında “strateji” kavramı artık yalnızca devlet dairelerinde değil, sokak kafelerinde şekilleniyor. “İkramlar gelmeden ana yemeğe geçilmez” anlayışı, kentin dış politikasından bile daha katı.
Aynı zamanda sosyal medyada Atakule manzarası eşliğinde paylaşımlar yapan bir kitle mevcut. Görünüşte herkes “Ankara aşığı”, ancak soğuk havada pek çoğu soluğu alışveriş merkezlerinin klimalı koridorlarında alıyor.
Gerçek bir Ankaralı bilir ki; bu şehrin asıl özelliği simidinin üzerindeki susamda değil, soğuk havada birbirine destek olan insanların sıcaklığındadır.
Ankara’nın trafiği, herhangi bir navigasyon sisteminin öngörüsünü aşan bir karmaşayı barındırıyor. Herkesin acelesi var ama nereye gideceğini pek de kestiremiyor. Sinyal vermek, burada “planımı başkalarına göstermek istemiyorum” anlamına geliyor.
Bir kavşakta yol vermeyen iki sürücünün göz göze gelmesi, Birleşmiş Milletler’deki veto tartışmalarından daha gergin anlara yol açıyor. Ancak o kornaya basan el, akşam bir cenazede taziyeye ya da düğünde halaya katılıyor. İşte bu çelişkiler, Ankara’nın en büyük zenginliğidir.
Sonuç olarak, Ankara sadece gri binalardan ibaret değil. Burada “Seni sevmek, Ankara’yı sevmek gibidir, zor ama vazgeçilemez” diyenlerin, rızkını taşın suyundan kazanarak hayat bulanların şehri mevcut.
Dijital dünyanın yarattığı yalnızlığın tam ortasında, Kızılay’ın kalbinde bir simidi paylaşan o “eski toprak” ruhu, tüm yapay zeka algoritmalarından daha derin bir anlam taşır. Artık klavye başında memleket kurtarma zamanı değil.
Ankara’nın o “mert” soğuğunda yüzümüzü yıkayıp, İstanbul seferine hazırlanan bir “Koca Kurt” disiplinine sahip olarak sokağa çıkma zamanı. Çünkü bu şehir, yalnızca oturanları değil, dik duranları da sever.