Ankara ve İstanbul Üniversiteleri: Tarih ve Gelenekler Savaşında İki Dev

Ankara Üniversitesi, üzerinde şık bir gri takım elbise, elinde bir simit ve “Anayasa Hukuku” kitabıyla masasına otururken, İstanbul Üniversitesi ise tarihi cübbesiyle ve elinde bir tesbih ile Beyazıt’ın o meşhur kapısından içeri giriyor. İki üniversite, köklü geçmişleri ve gelenekleriyle birbirlerine meydan okuyor.

İlk sahnede, Ankara Üniversitesi kendine güvenli bir tavırla söz alıyor. “İstanbul efendi! Sen burada gelip ‘Ben en eskiyim’ diye kendini yüceltme. Tarihin tozlu sayfalarına takılı kalmışken, ben burada Cumhuriyet’in temel taşlarını döşeyenlerin eğitim yuvasıyım.

Benim Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olanlar, devletin yönetiminde söz sahibi olurken, senin öğrencilerin hala kapının estetiğiyle ilgileniyor.” Ankara’nın temsilcisi bu noktada kendisini devrimci ve yenilikçi bir güç olarak tanımlıyor.

İstanbul Üniversitesi ise derin bir nefes alarak yanıt veriyor. “Sevgili dostum, ben 1453’ten beri ilim ve irfan dağıtan bir kuruluştum. Fatih Sultan Mehmed’in izleri benim koridorlarımda hâlâ yaşatılıyor.

Senin Cebeci’deki öğrencilerin zorlu kış günlerinde benim ağaçlarımın gölgesinde nefes almayı hayal ederken, ben çok daha önce eğitim için zemin hazırlamıştım.” Bu yanıt, İstanbul Üniversitesi’nin tarihi mirasına ve köklü akademik birikimine gönderme yapıyor.

Akıllarındaki “tarih” ve “tecrübe” tartışması sürerken, Ankara Üniversitesi, “Tarih dediğin, sadece kitaplarda kalmaz! Biz burada canlı canlı tarih yazıyoruz! Hukuk ve Mülkiye Fakülteleri’ni kurarak, her kesimden insanın gözdesi olduk.

Senin Beyazıt kapısından girenlerin çoğu turistken, benim kapımdan girenler devletin kahrını çekiyor.” diyerek, güncel etki alanına dikkat çekiyor.

İstanbul Üniversitesi ise daha temkinli bir şekilde karşılık veriyor. “Devlet yönetimi dediğin kavramın kökleri, bizim medreselerimizde atıldı. Sizler belki bir kılıcı temsil ediyorsunuz; ama o kılıcı tutan bilek de benim.

Tecrübemiz karşısında, akademik hırsınız sadece birer sözcükten öteye geçemez.” İstanbul, geçmişten gelen tarihsel gücünü hatırlatmayı ihmal etmiyor.

İki üniversitenin tartışması, Atatürk’ün izinde ortak bir payda bulmaya yöneliyor. Ankara Üniversitesi, “Sonuçta ikimiz de o büyük liderin çizdiği yolda ilerlemiyor muyuz? Sen Beyazıt’ta meşaleyi yak, ben Cebeci’de o ateşi canlı tutmaya çalışayım.

Ama unutma; benim üniversitemin ayazı, sadece akademik unvanları değil, gerçek insanları yetiştirir.” diyor.

Sonuç olarak, iki üniversitenin de benzer hedefler doğrultusunda ilerlemeye çalıştıkları, ancak her biri kendi köklerinden gelen güçle bu yolda mücadele ettikleri görülüyor.

Yorum yapın