Ankara, kendine has bir karmaşa ve düzen içinde yaşamayı öğrenmiş bir şehir. Kızılay’daki metro alt geçitleri, adeta birer labirent gibi, kaybolmayı ve kaybolmaktan korkmamayı öğretir. Ulus’a gitmek için yola çıkan birinin, Karanfil Sokak’ta bulması işten bile değildir.
Bu yollar, şehrin sırlarını saklayan paralel evrenler gibi.
Kentte saat 12:30 ile 13:30 arasında hayat bir süreliğine durur. Bu zaman diliminde, sanki bir atom bombası düşse bile Ankara’nın “Öğle arasındayız” ifadesi geçerli sayılır.
Elindeki yemek kartıyla, boynundaki kimliğiyle hızlı adımlarla yürüyen memurlar; bir başka gezegenden gelmiş gibi görünür. Ancak, bu kalabalığın tek bir derdi vardır: Bugün hangi lokantada en lezzetli sulu yemeği bulacaklar?
İşte bu, Ankara’nın en masum ve köklü geleneklerinden biridir.
Toplu taşıma araçlarında karşılaşılan bir deneyim, Ankaralılar için adeta bir toplumsal olaydır. Otobüste kart basarken “Bakiye Yetersiz” sesini duymak, başlı başına bir kıyamet habercisidir.
Arkadaki insanların çıkardığı “Cık cık” sesleri, Mozart’ın melodilerinden daha acı vericidir. Ama neyse ki, hemen yanınızda bir dost elini uzatır; “Benimkini bas abi/abla.” İşte bu, Ankaralıların birbirleriyle kurduğu dayanışmanın bir göstergesidir.
Hiç tanımadığın biriyle bile o an bir bağ kurulur; o sırada herkes akraba gibidir.
Ankara’nın farklı yüzleri, Çankaya’nın sakinliği ile Ulus’un gürültüsü arasında çarpıcı bir tezat oluşturur. Ulus esnafına, “Bu fiyat çok değil mi?” diye sormak, bazen beklenmeyen tepkilere yol açabilir. Sanki bir Bordo Bereli hedef alınmış gibi, hemen bir savunma hattı kurulur.
Domatesin fiyatına dair başlayan tartışma, birden dünya ekonomisine uzanabilir. Son derece derin bir sohbetin içinde bulursunuz kendinizi ve sonunda elinizde bir kilo pırasayla “Beni nereye getirdin?” derken bulursunuz.
Ankara, tüm bu karmaşasının yanı sıra, bir başka gerçekliği de barındırıyor; o da şehrin kendine özgü dürüstlüğüdür. Ayazı ciğerleri yakar, simidi dişleri zorlar ama insanı asla yarı yolda bırakmaz.
Günümüz dünyasında her şeyin filtrelendiği bir ortamda, Ankara’nın o gerçek ve sade hali, aslında bir tür lütuftur. Bu şehir, mantığın bittiği yerlerde başlayan bir gülüş gibidir.