Ankara ve İstanbul’un arasında geçen bir diyalog, ülkenin kültürel ve tarihsel zenginliğini gözler önüne seriyor. Ankara, masada tozlu bir kalpak takmış, elindeki simidi masaya koyarak İstanbul’a meydan okur. İstanbul ise, ipek mendiliyle masanın tozunu silerken, söze başlamak için sabırsızdır.
Ankara, ilk sözlerini söylerken cesur bir tavır sergiliyor. “Bak İstanbul, sen hâlâ o gümüş saplı bastonunla Galata’da geziyor, oysa benim dik yokuşum bile senin ayakkabıların için zor bir meydan okumadır.
Sen Boğaz’da zevkle lüfer yerken, ben Ulus’ta kelle paça ile karşıladım kışı. Sen kendi yüksek toplumunla dolanırken, ben ‘Bebe’ dediğim insanlarla dünyayı fethe çıkıyorum. Payitaht olabilirsin ama, düşman Boğaz’a yaklaşınca sen ancak saray penceresinden bakmakla yetindin.
Ben ise burada, meclisin önünde gaz lambasıyla vatanı inşa ettim!”
İstanbul, bu sözlere kayıtsız kalamaz. “Ah Ankara, yine o ‘Bebe’ hitabını duydum. Kaba tabirlerin bile Boğaz’ın sularını ateşle doldurur. Sen bozkırda toz yutarken, ben uygun bir dil ile dünyayı parmağımda çeviriyordum.
Gri binalarının arasında bir tek bülbül bile ötmezken, benim köşklerimde ne muhteşem besteler yapılırdı. Devlet kurmakla övünebilirsin, ama biz saraylar kurduk, efendim! Asalet, sizin o buz gibi suyunuzda değil, benim erguvan kokulu yokuşlarımda bulunur.”
Sıra yeniden Ankara’ya gelir. “Ne asaleti İstanbul? Senin asaletin, düşman Karaköy’e ayak basınca korkakça ‘Hoş geldiniz’ demekte gizliydi. Ben, burada kağnıyla mermi taşıyan Elif bacıların, vatanı elleriyle ördüğü seslerin yankısıyım.
Sen vitrin olabilirsin, ama ben o vitrinin arkasındaki sarsılmaz irade. Senin yedi tepen varsa, benim de yedi kat imanım var!”
Tartışma aniden durur. Kapı açılır ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üzerindeki kusursuz gri takım elbisesi ve elindeki kehribar tesbihiyle içeri girer. O, her iki tarafa delici bakışlarını yönlendirir. “Beyler, boş konuşmayı bir kenara bırakın.
İstanbul, sen bizim asırlık hayalimiz ve ruhumuzun özüsün; fakat unutma ki, ruhun ayakta kalması için Ankara’nın aklına ihtiyaç var. Ankara, sen benim ‘Bahtı Ak’ kalemimsin, ama İstanbul olmadan bu vatanın güzelliği tamamlanmaz.
Birlikte çalışmalı, senin vizyonunla dünyayı kucaklamalısınız!”
Atatürk, Ankara’ya döner ve omzuna dokunur. “Sen bozkırdan bir güneş çıkardın.” Sonra İstanbul’a yönelir. “Sen de bu güneşi dünyaya yansıtan aynasın.” Masadaki kahve fincanını kaldırır. “Artık atışmayı sona erdirin.
Sakarya’nın barutu ve Dumlupınar’ın zaferi yanınızda varken, bu vatanın tek çakıl taşını bile tartışamazsınız. Şimdi işimize bakalım!”