Son dönemlerde kadın cinayetleri üzerine tartışmalar sürerken, bir de gençler ve çocuklar arasındaki cinayetlerin artışı gündeme geldi. Bu durum, toplumun derin yaralarının hâlâ kapalı kalmasının yanı sıra, gençlerin hayatlarına da yansıyan bir gerçeklik.
Son olayda hayatını kaybeden bir genç, cinayeti işleyen ise kendisiyle aynı yaş grubunda bir birey. Bu, toplumdaki çözülmenin ne kadar derinleştiğini gözler önüne seriyor.
Artık yalnızca bireysel suçlulardan bahsetmek yeterli değil. Gençlerin birbirine şiddet uyguladığı bir ortamda, durumun karmaşıklığı artık sadece tekil olaylarla açıklanamaz hale geldi. Şiddet yaşının düşmesi, sorunun bu durumla sınırlı olmadığını gösteriyor.
Tetiği çekenin kim olduğundan çok, o tetiği çeken kişinin yetiştiği ortamı sorgulamak gerekiyor. Aileden, eğitim sistemine, sosyal çevreden dijital dünya ve devletin koruma mekanizmalarına kadar tüm etkenler burada önemli bir rol oynuyor.
Eğer bir genç, yaşıtını öldürmeyi normal görüyorsa, burada ciddi bir norm kaybı olduğu aşikar.
Bugünün çocukları ve gençleri, çoğu zaman yalnızlık içerisinde, ahlaki pusulası kaybolmuş ve gelecekten umutsuz bir şekilde büyüyor. Eğitim sistemi, başarıyı sadece sınav puanları ile ölçerken, empati, karakter gelişimi ve birlikte yaşama kültürünü ihmal etmekte.
Ekonomik ve psikolojik baskılar altında ezilen aileler, ya çocuklarını ihmal ediyor ya da onlara şiddeti doğrudan gösteren bir ortam sunuyor. Sokaklar güvensiz hale gelirken, dijital platformlarda şiddet sıradanlaşmaya başladı; ölüm, bir içerik gibi tüketilir hale geldi.
Toplumun bu duruma tepkisi de oldukça kaygı verici. Her yeni cinayet sonrasında “nereye gidiyoruz?” sorusunu soruyoruz ama bu sorunun yanıtını bulmak için gereken toplumsal iradeyi ortaya koyamıyoruz.
Yetersiz cezai yaptırımlar, etkisiz kalan sosyal hizmetler ve psikolojik desteğe erişim imkânı bulamayan gençler, bu sorunun parçası. Önleyici politikalar yerine yalnızca olay sonrasında yapılan açıklamalar mevcut.
Bunların hiçbiri, bir çocuğun eline bıçak ya da silah almadan önce durmasını sağlamak için yeterli değildir.
Bu noktada, çocuk ve genç cinayetlerinin bir güvenlik sorununun ötesinde, derin bir sosyolojik çürümenin belirtisi olduğunu kabul etmek zorundayız. Şiddet, artık sıradan bir olay haline gelmiş, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Toplumsal değerlerin erozyona uğraması, sınırların belirsizleşmesi ve yaşamın kutsallığının yok sayılması, durumun ciddiyetini artırıyor. Bir gencin başka bir genci öldürmesi, yalnızca bir suç hikayesi değil; toplumun aynasına bakmaktan kaçınmasının bir göstergesidir.
Eğer bu olumsuz gidişatı durdurmak istiyorsak, kelimelerden eyleme geçmemiz şart.
Çocuk ve gençleri merkeze alan sosyal politikalar geliştirmek, ruh sağlığını önemseyen bir eğitim yapısı kurmak, dijital alanları denetlemek ve aileleri destekleyen yapısal düzenlemeler oluşturmak gerekiyor.
En önemlisi de yaşam hakkını gerçekten kutsal sayan bir toplumsal bilinç inşa etmeden, bu cinayetlerin azalması mümkün görünmüyor. Her bir öldürülen çocuk ve genç, bize yalnızca kaybı değil, yaşanmamış soruları ve alınmamış tedbirlerin bedelini hatırlatıyor.
Artık sadece “çok üzgünüz” demek yeterli değil; her yeni ölümde, geç kalmışlığımızı hissediyoruz.